Rüyada 12 yaşındaki köpeğinin bir kanaldan uçtuğunu görmek

Mutluluğu gerçekten tasarlayabilir misin? Eğer içinde yavru köpekler varsa, evet” başlıklı bir video izledim. Aslında öyle herhangi bir ‘tatlı hayvanlar’ videosu değildi. Gayet bilimsel dayanaklarla karar verme ve mutluluk arasındaki bağlantıyı anlatan bir makalenin en sonunda izlenilmesi öneriliyordu. Videoda, mutluluğu tasarlamakla ilgili bir seminerdeki bir konuşmacı doğanın mutluluğu mükemmel şekilde tasarladığını ve bizim de bu konuda doğadan bir şeyler öğrenmemiz gerektiğini söylüyor. Hemen ardından salona mutluluğun vücut bulmuş hali yavru köpekler getiriliyor. Videonun geri kalanında anlatılanları hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey insanların göğsünde kendine rahat bir yer bulmaya çalışan küçük Labrador yavruları ve ona dokunanların yüzündeki minik gülümsemeler. Bir de acaba bu köpekleri sonra ne yaptılar düşüncesi.

Video bitti. O köpeklerden birini kucağımda tuttuğumu hayal ettim. Gece yine sinsice karnıma uzandı. Onun aslında siyah bir Labrador olduğunu düşünmeye çalıştım ama tırnaklarını batırınca hayalim yarım kaldı. Karnımdan inmeyen Gece’nin de mutlulukla bir alakası olabilirdi elbet ama o an yavru köpekler düşünüyordum. Kalktım ve günüme devam ettim. Tabi ki o günün gecesinde rüyamda bir köpek görmeyeceğim ve o köpeğin de Erik olmayacağı düşünülemezdi.

ruya2

Rüyamda Erik’in yavru halini hatırlayamadım. Bugünkü halini gördüm. Yani 12 yaşında ve artık arka ayaklarının tutmamaya başladığı hali. Mutluluk için bu da yeterli. Artık eski kıpırdaklığından eser olmayan bedeni bazen hüzünlendirebiliyor. Ama gözlerinin içine bakıp iki dakika şımarmasına fırsat verince o da bedeninin ağırlığını unutup içindeki bebekliği tekrar dışarı çıkarmaya hayır demez.

Bir kanalın kenarında geziyoruz. Erik’i hatırladığım ve hatırlayacağımın dışında bir ortam. Ona dair aklımda kalan ev dışındaki tek hatıram sanırım ilk denize girdiği gün. Telaştan sürekli üstüme doğru yüzüyor ve bütün vücudumu çizikler içinde bırakıyordu. Ama zamanımızın çoğu evin bahçesinde geçti. İlk 2-3 sene her gün. Sonraki 5 sene sadece hafta sonları ve tatillerde. Sonrasında ise 4-5 ayda bir.

Kanalın kenarında ağır ağır geziyoruz. Tasma bile takmamışım artık. Çünkü bedeni oradan oraya koşup karşısına çıkan her insana sarkıntılık yapmasına izin vermiyor. Hatta yürümek bile yoruyor onu. Halbuki eskiden eve giren bir insan gördüğünde bahçede en az 5 tur atmadan heyecanını atamazdı. Açık bahçe kapısı gördü mü sanki yıllardır 20 santimlik zincirle onu karanlık bir odada bağlı tutmuşuz gibi sokaklarda bilinçsizce koşardı.

Kanalın kenarında yürürken bir iki kere sendeliyor. Ah diyorum, umarım bu yolu tamamlayabiliriz. Yolun nereye gittiğini bilmiyorum. Nerede olduğumuzu, ne için sokakta olduğumuza dair hiç bir fikrim yok. Ama o kanalın kenarı Kuşadası olmayacak kadar Avrupai geliyor. Yaşlı Golden Retrieverımla bir sonbahar günü Avrupa’da bir kanalın kenarında yürüyüşe çıkmışım. Kahverengi ve koyu kırmızı renkler arasında sarı tüyleriyle Erikim dolaşıyor. Senaryo yine güzelmiş.

Birden hatırlamadığım bir sebepten panikliyor Erik. Ondan beklemediğim ani bir hareket yapıyor. Kanalın kenarındaki tuğla duvarın kırılmış tek kısmından istemeden kanala düşüveriyor. (Bütün bunların Türkiye’de geçiyor olma ihtimali birden artıyor tabi) Eyvah diyorum. Zaten arka bacakları tutmayan bir köpeği bu karanlık sudan nasıl çıkartacağım? Erik’in kanalda sürüklenip gözden kaybolacağını düşüncesiyle telaşa düşerken birden garip bir şey oluyor. Rüyamdan gerçekçi senaryolar beklememek lazım tabi.

Erik uçarcasına inanılmaz bir çeviklikle suyun içinden karaya zıplıyor. Ağır çekimde onun gerilmiş vücudunu, iyice esnemiş ön ve arka bacaklarını izliyorum. Kulakları arkaya çekilmiş, kulaklarının arkasındaki tüyler yüzüne çarpan rüzgardan geriye doğru uçuşuyor. Çok yakışıklı ve atletik. Sanki dakikalarca havada öyle süzülüyor. Üstündeki bütün kirlerin partiküller halinde bedeninden uzaklaştığını görebiliyorum. Çıktığı kapkara suya rağmen tüyleri parlamaya devam ediyor. Son hızla benim üstüme doğru geliyor. Şaşkınlıktan ve heyecandan hiçbir yere çekilemiyorum. Birlikte yere düşüyoruz. O kupkuru olmasına rağmen ben sırılsıklamım. 50 kiloluk köpek karnımın üstünde uzanıyor. Ürkmüş. Gergin ve çevik vücudunu büzüştürüyor iyice. Kıpırdamıyor. Ben de kıpırdamıyorum ve sadece sarılıyorum. Öylece yerde yatıyoruz. Kahverengi, kırmızı ve Erik’in sarı rengine bir de gökyüzünün ve bulutların rengi ekleniyor. Mutluyum ama korkuyorum. Uyanıyorum, eve gitmeme ne kadar kaldığını hesaplıyorum.

Rüyada Irak savaşı temalı Hollywood filmindeki Amerikalı kadın karakteri görmek

Toplanmışız ülkenin durumunu konuşuyoruz. Tıpkı son 10 gündür yaptığımız gibi. Bu konuları tanımadığım insanların yanında konuşmamaya çalışıyorum bir süredir. Ama bu sefer nasılsa yabancı bir kalabalığın tam ortasındayım. Ne kadar büyük bir kalabalık olduğu çok anlaşılmıyor. Çünkü benim önümdeki ilk sıradan itibaren bir sis başlıyor. İnsanların yüzünü aklımda tutmak için uğraşmama gerek bile kalmıyor.

Sesin eko yaptığı kapalı bir spor salonundayız. Yere çömelmiş birkaç insanla omuz omuza oturuyorum. Kalabalığın bir kısmı da ayakta etrafımızı sarmış, bakışlarını dikkatle kalabalığın ortasında yere çömelmiş o kadına sabitlemişler. Kalabalığın arkasında kalanlar iyi bir görüntü alabilmek için sürekli boşluklara kafalarını uzatıyor. Tek hareket bu. Sisin arkasından yumuşak renk geçişleri olarak gözüme takılıyorlar. Kimse birbirini itmiyor, sesini yükseltmiyor. Ayaktaki kalabalıkla çömelmiş insanlar arasında neredeyse bir kişilik bir boşluk var. O boşluğu kimse geçmiyor. Dikkatle yanımda oturan kadının ağzından çıkacakları bekliyorlar.

Kadın konuşmaya başlıyor, onu izliyorum. Omuzlarımızın birbirine değdiğini hissetsem de ona uzak bir mesafeden bakıyormuşum gibi geliyor. Bizden farklı. Sanıyorum Amerikalı. Daha mı beyaz, daha mı sarışın hatırlamıyorum. Irak savaşı temalı Hollywood filmlerindeki hem akıllı hem duygusal, kafasından kasket şapkasını çıkarmayan kadınlara benziyor. Asker olabilir, ya da emekli bir istihbarat uzmanı. Ne bileyim işte, Amerikalı yani. Ne dil konuştuğunu bile hatırlamıyorum. Türkçe dublajlı ya da alt yazılı bile olabilir. Herkesin, söylediklerini pür dikkat dinlediği bu kadına neden böyle bir karakteri yakıştırdım bilemiyorum. Amerikalıların söyleyecekleri hep çok önemlidir. Onlar o uzaktaki ülkelerinden bizde olup bitenlerle ilgili hep en şeffaf, en gerçek açıklamayı yaparlar. Dışarıdan bir göz, dünya gücü…

İnsanların ilgisinin nedenini ve kadının gerçek kimliğini çözmeye çalışırken söylediklerini kaçırıyorum. Konuşmasının en kritik yerinde bir ismi seçiyorum ve dikkatim nihayet sözlerine kayıyor: “Al Arabi”. Etrafımızdaki kalabalık çok kısık bir uğultuyla hafif geriye çekiliyorlar. Ama bir adımlık bir geri çekilme kadar korku hissetmiyorum. Daha çok yarım adımlık geri kaykılmanın şaşkınlığı ve merağı var gibi. “Evet, Al Arabi” diyor kadın. “Sizin iç işleri bakanınız aslında Al Arabi”.

Kalabalıkla birlikte donup kalıyorum. Konuşmasının başını kaçırdığım gibi sonuna da odaklanamıyorum. Al Arabi, Iraklı ya da Suriyeli olabilir gibi geliyor. Belki de Suudi. Ama kesin Arap ya da herhangi bir Arap ülkesinden gelmiş. Osmanlıca dersleri sonunda işe yarıyor. Ohh diyorum sonuç olarak bütün bunların sorumlusu Al Arabi yani, öyle mi? Orta Doğu zaten hep karışık, olabilir aslında. Bütün bunları biz yapmadık yani, öyle mi? Sorumlu biz değiliz. O zaman eski yaşantımıza dönebiliriz. Değil mi?